yaşamın öğleden sonrasına bir sesleniş
- Cemile Büşra Gür

- 1 Şub
- 7 dakikada okunur

böyle buyurdu zerdüşt, orijinal ismi ile also sprach zarathustra, herkes için ve hiç kimse için bir kitap. okurlar arasında popülerliğini yitirmemiş, kültleşmiş bir eser. ancak bu popülerlik, onun kolay okunan ya da rahat hazmedilen bir metin olduğu anlamına gelmiyor. aksine, çoğu okur için yorucu, yıpratıcı ve yer yer okuruyla sert tartışmalara giren bir kitap. benim için de bu okuma süreci tam olarak böyleydi. zorlandım, sıkıldım, itiraz ettim, altını çizdim ve sonunda —ilk kez— zerdüşt’ü tamamladım.
eserin kendisini konuşmaya başlamadan önce onu daha iyi anlayabilmemiz adına biraz nietzsche'den bahsetmekte fayda var. nietzsche, uzakta ve öteki olan. en zor düşüncelere tutunup sorgulamaktan kaçmayan ve en nihayetinde geldiği son noktada düşünceleri ve elde ettiği son benliği ile topluma karışamayan bir öteki, kendi deyimiyle: bu kulaklara göre olmayan bir ağız. fakat bu; düşünceleri, eserleri ve yaşamı ile vardığı bir sonuç.
aslında her insan gibi o da anlaşılmak istedi: "duyun beni! duyulması gerekenim ben. hepsinden önce, başkası saymayın beni." onun ötekiliği, anlaşılamamanın verdiği bir kırgınlık, bir tür mecburi uzaklaşma deneyimi.

böyle söyledi zerdüşt; nietzsche'nin bu uzaklaşma deneyimini; aslında düşüncelerinin ve kendi kurduğu değer sisteminin bu uzaklığı mecbur kılışını anlatır. eser; kendini felsefi kavramları (üstüninsan, bengi dönüş) üzerinden temellendirilen bir başyapıt niteliğindedir. aslında nietzsche'nin hayatında da üniversiteden, hristiyanlığın öğretilerinden, dostlarından, ailesinden ve dahi vatanından kopuşu da tüm bu serüvenini açıklar niteliktedir.
eser metaforlarla ve imgelerle kurulmuştur. bu temelde yazar olay örgüleri üzerinden alışıgelinen dini ve toplumsal değerlere karşı çıkmakta, onlara eleştirel bir bakış açısı ortaya koymaktadır. nietzsche'nin anlatımında düzyazı ve şiiri içiçe geçecek şekilde kullanması, çağına göre farklı ve anlaşılmaz metinler ortaya çıkarmasına sebep olmuştur. bu metinler, kendi döneminde her ne kadar yazarların bazıları tarafından incelenmiş olsa da düşünceleri asıl olarak 20.yy'ın ikinci yarısından itibaren postmodern felsefe tarafından katmanlı bir şekilde değerlendirilmiş ve 2000li yıllarda ise gündelik felsefi tartışmalarda dahi kendine yer bulabilmiştir.
esere ismini veren ve aynı zamanda nietzsche'nin kendi anlam dünyasını aktarmak için seçtiği kurgusal karakter zerdüşt, elbette tarihsel bir geçmişi de beraberinde barındırıyor. karaktere yönelik iki farklı tarihsel yaklaşım söz konusudur: hint-iran geleneğinde yer alan ve dinde reform yapmış tarihsel bir kişilik (mö 2000) ve iran'da yaşamış bir peygamber (mö 1000-600).
iran'da yaşamış bir peygamber olan zerdüşt tanrı ahura mazda'dan bizzat vahiy alır. bir süre doğal bir mağarada yaşayan zerdüşt, artık kırk yaşında dağlardan inmiş ve toplumunun çoğu uygulamalarına karşı çıkarak kendi dinsel öğretisini yaymıştır. zerdüştlük anlayışı; temelinde iyi bir yaşamı hedefleyen, gerçeği yücelten ve çileciliğe karşı çıkan bir yaşam biçimi hedefler. tanrı ahura mazda, üstün bir tanrıdır ve zerdüştün reformunun özü ise tanrıyı bir nevi taklit etme halidir.
bununla birlikte fransız yazar ve filozof deleuze, zerdüşt'ün elçilik rolünü de vurgular. zira kitap boyunca üstüninsan kavramını vurgulayan nietzsche'nin, bunu toplumsal bir doğru veya ayaktakımının bir uğraşı olarak görmez. o yalnızca üstüninsan olma yoluna çıkmış olanları bekleyen tehlikeleri ve mağaralarında misafir olan dostlarına karşı uyarmakla yetinir.
kitap boyunca kişinin kendi hayatında etken olması vurgulanır. zerdüşt; kavganın ve savaşın aslında yüce bir istenç olduğunu, hatta dünya hayatının devamlılığının bu kavgada gizli olduğunu söyler. bu bakımdan bireyi güçlü olmaya teşvik eder. iyi ve kötünün sıradan insanın bir problemi olduğunu, asıl hedefin iyinin ve kötünün ötesine geçebilmek olduğunu vurgular. üstüninsana giden bu yolda, kişinin ancak bütün değerleri paramparça ettikten sonra (kitapta 'eski levhaları yıkmak' olarak geçer) kendisine ait bir hakikate ulaşabileceğini söyler
iyinin ve kötünün yaratıcısı olmak isteyen: sahiden, önce bir yok edici olmalıdır ve değerleri paramparça etmelidir. en büyük kötülük de en büyük iyilikle beraberdir böylece: ama bu yaratıcı iyiliktir. kötü olsa da söz edelim bundan, ey en bilgeler. susmak daha kötüdür; suskunlukla geçiştirilmiş tüm hakikatler zehirlenir. parçalanabilecek ne varsa bırakın parçalansın hakikatlerimize çarpıp da! inşa edilecek pek çok ev var hâlâ!
böyle söyledi zerdüşt!
bu hakikate ulaşmanın da ancak kişinin kendi çabasıyla mümkün olabileceğini savunur: "yukarı mı çıkmak istiyorsunuz, kendi bacaklarınızı kullanın! kendinizi yukarıya taşıtmayın, başkalarının sırtına ve kafasına oturmayın." ve insanın kendisini aşmasıyla gerçekleşecek yeni bir dünyayı ise şöyle anlatır: "beden kendini bilinçle arındırır; o kendini bilgiyle sınayarak yükselir; idrak eden kişide tüm dürtüler kutsallaşır; yükselmiş kişinin ruhu şenlenir. hekim, yardım et kendine: ancak böyle yardım edersin hastana da. en iyi yardımdır ona, kendi kendini iyileştireni gözleriyle görmesi. binlerce yol var henüz gidilmedik; binlerce çeşit sağlık var ve binlerce gizli adacığı var yaşamın. tüketilmemiş ve keşfedilmemiştir henüz insan ve insanın dünyası. uyanın ve kulak verin, ey yalnızlar! gelecekten bu yana esiyor rüzgârlar, gizli kanat vuruşlarıyla ve hassas kulaklara ulaşıyor, iyi haberler. bugünün yalnızları, siz aykırı düşenler, günün birinde bir halk olacaksınız: sizden, kendi kendini seçenlerden, seçilmiş bir halk doğacak - ve bu halktan da üstüninsan. sahiden şifa bulunan bir yer olacak yeryüzü! ve şimdiden yeni bir koku sarıyor çevresini, şifa veren bir koku - ve yeni bir umut!

yazıma başlarken, kitabı okumakta ne kadar zorlandığımı da söylemiştim. bu zorluğun, yazarın -kolayca anlaşılmamak için- mecaz ve kapalı anlatımlara yoğun biçimde yer vermesi ve okurun metni düşünerek anlamaya çalışmasından kaynaklandığını düşünüyorum. nitekim; o bir filozof, yazar ve filolog idi. ben ise henüz yirmili yaşlarında bir genç kız. benimle şöyle konuşuyordu: "bir çocuk olmalısın daha, utanç nedir bilmeyen. gençliğin gururu var henüz üstünde, gençliğe geç ulaştın sen: ama gençliğini de aşmalıdır çocuk olmak isteyen."
satırlar boyunca birbirini tanımayan iki insan karşı karşıya geliyordu. ben onun okuru oluyordum uzun gecelerde, bir tür tanışıklık ediyordu artık bu.
"gecedir: şimdi daha yüksek sesle konuşur tüm kaynayan pınarlar. ve benim gönlüm de kaynayan ve pınardır. gecedir: ancak şimdi uyanır aşıkların tüm şarkıları. ve benim gönlüm de bir aşığın şarkısıdır. dindirilmemiş, dindirilemez bir şey var içimde; yükseltmek istiyor sesini. aşka duyulan bir özlem var içimde, kendisi de konuşuyor aşkın dilini."
tanışıklığımız ilerleyecek ve kavgalar meydana gelecekti aramızda -tıpkı zerdüşt'ün buyurduğu gibi- en kuvvetli kavgalarımızdan biri şüphesiz onun merhamet konusundaki fikirleri ile ilgiliydi ve doğrusu bu tartışma oldukça çetin olacaktı.
nietzsche, merhamet etmenin acıyı yaydığını söyler. bir başkasının acısına dayanamayan güçsüz bir insanın merhamet etmekle onu ancak aşağıladığını ve aslında kendini aşma yolculuğuna bir başkasının acısıyla ket vurduğunu söyler. (bu aslında bir kaçınma biçimi, bir tembellik, bir bahanedir) bir insanın acısına saygı duymanın, onun acısını 'paylaşıyormuş gibi' yapmaktan daha öte ve gerekli olduğunu, kişinin sürekli kendisinden sorumlu olduğunu düşünür. başlangıçta henüz ilkokul kitaplarında 'empati' ile karşılaşan çocuk ruhlarımızın; yardımlaşma, merhamet gibi öne çıkan toplumsal değerlerimizin karşısına bir duvar gibi çıkan bu düşünce, okumaya ve onu anlamaya çalışmaya devam ettikçe, düşünce dünyalarımızda da yerini bulacaktır. "ister tanrı'nın merhameti olsun, ister insanın: merhamet utanca aykırıdır. ve yardım etmek istememek, o sırnaşık erdemden daha soylu olabilir."
yardım ve merhamet etmenin bir gösteri haline getirildiği günümüz dünyasında, savaşımızın bir başkalarına sürekli vermekten çok kendimizi sürekli kendimize verebilme cesaretinde gizli olduğunu fark ediyoruz. "sahiden hoşlanmam yufka yüreklilerden, merhamet ederek mutlu olanlardan. utanma fazlasıyla eksiktir onlarda. merhametli olmam gerekirse öyle anılmak istemem, eğer merhamet etsem de bunu uzaktan yapmak isterim. başımı örtüp gizlemeyi severim ve kimseler tanımadan beni çekip giderim. sizin de öyle yapmanızı isterim dostlarım..."
insanlarda meydana gelen merhamet ve iyilik yapma isteği ilgili alışıgelinmeyen düşüncelerinin nedenini ise şöyle açıklar: aslında çoğunlukla tek bir şeyi isterler saflık içinde: kimsenin kendilerine acı çektirmemesini. bu yüzden herkesten erken davranıp, iyilik yapmak isterler herkese. oysa korkaklıktır bu: adına "erdem" denilse bile."
düşünce ve değerler noktasında uçlara savrulmaktan çekinmeyen nietzsche'nin bu haline şüphesiz kaybettiği inancı ve 'tanrı öldü!' düşüncesi egemendir. o inancını kaybettiğini kız kardeşine yazdığı mektubunda şöyle haber verecekti; sonuç olarak insanların yolu ikiye ayrılıyor: huzur ve zevk diye didinip durmak istiyorsan, inan; hakikatin tutkunu olmak istiyorsan, sorgula...
kendisini aşmak için çıktığı bu yolda, tanrısını da aşmış (!) ve o'nunla tartıştığı birçok diyolağa bu eserde de yer vermiştir. hatta o'nun çelişkilerle dolu olduğunu dile getirirken bu boyun eğmeyen yaklaşımını adeta o'nun öğretilerine karşı bir başkaldırı olarak seçmiş ve tanrı-inanç gibi kavramları gerçeği örten bir perde olarak nitelendirmiştir. "tanrı öldü, artık üstüninsan yaşasın!" zerdüşt, insanlığa kendi değerlerini yaratma çağrısı yapar: "sizler tanrı'yı öldürdünüz, şimdi tanrılaşmalısınız." o, tanrı'nın ölümünü insanlık için bir felaket değil, fırsat olarak tanımlar. çünkü tanrı'nın yokluğu yaratıcı özgürlük demektir.
nietzsche’nin bu özgürleşme ve değer yaratma düşüncesi, yalnızca ahlaki ya da metafizik bir kopuşla sınırlı değildir; aynı zamanda estetik ve sanatsal bir yeniden doğuş fikriyle de tamamlanır. bu noktada apollon ve dionysos kavramları devreye girer. apollon biçimi, ölçüyü ve düş deneyimini; dionysos ise taşkınlığı, esrimeyi (kendinden geçme) ve sınırların aşılmasını temsil eder. nietzsche’de bu tanrısal karşıtlık ve dönüşüm, hayatın özünde sanatsal bir karakter taşıdığına işaret eder; adeta yaşama yöneltilmiş bir göz kırpma niteliği taşır.

böyle söyledi zerdüşt'te anlatılan alegorik hikayelerin vakitleri de oldukça önem taşımaktadır. zerdüşt'ün onca öğüdüne ve tanrı'nın öldüğünü artık bilmelerine rağmen öğrencilerinin tekrar inandığını gördüğünde vakit gece vaktıdir. onları karanlıkta bırakır. işaret geldiğinde ise artık sabah olmuştur. burada zerdüşt için bir ağlama sahnesi yazılmıştır. üzüntüsüne ve hayal kırıklığına rağmen duygusal bir ferahlık yaşaması, aslında onun zorunlu yalnızlığını ve insanlara bir şeyler öğretebilmekte ne kadar yanıldığını kabullendiğini gösterir. artık yoluna tek başına ve özgürce devam edecektir. "yalnız gidiyorum şimdi kardeşlerim! siz de yalnız uzaklaşın buradan. böyle istiyorum ben! uzaklaşın benden ve koruyun kendinizi zerdüşt’e karşı. her zaman öğrenci olarak kalırsa insan, öğretmenine borcunu ödememiş olur.”
ve kitap artık son bulmaya yeltendiğinde, zerdüşt sabaha ulaşmıştır.
kendi sabahından öğle vaktine bir seslenişte bulunur,
değerli olan güzel olan o parlak öğledir!
yüksel ey büyük öğle!çünkü gök ile yer arasında yolculuk eden ne kadar mutluluk varsa, konaklamak için aydınlık bir ruh arar kendine; şimdi mutluluktan sakinleşmiştir tüm ışıklar. ey yaşamımın öğleden sonrası! bir zamanlar vadilere de inmişti benim mutluluğum konaklayacak bir yer bulmak için; o zaman bulmuştu bu açık, misafirperver ruhları. ey yaşamımın öğleden sonrası! neler vermezdim ki tek bir şey için: düşüncelerimin yeşermesi ve en büyük umudumun bu sabah ışığı için!
nietzsche yaşamının sonlarına doğru zihinsel bir çöküş yaşar. torino'da olduğu sıralar (1889) yaşadığı bir olay, onun yaşadığı zihinsel çöküşün bir tür başlangıcı olarak ele alınır.
meydanda kamçılanan bir at görür, atı korumak için ona koşar ve sarılır. orada yere yığılır. aslında bu olay onun çokça kaçındığı merhamete artık sığındığının bir örneği değil midir? veya tanrı'nın öldüğünü iddia ederken tutunduğu her bir argümanı, o'nu anlamaya çalışırken içinde doğan kıvılcımların ve ne kadar derine indiğinin bir göstergesi değil midir? önce kendin iyi olmalısın, komşunun iyiliği sonra... derken, bir bakıma 'komşuna daha iyi komşuluk edebilmek için...' istemez mi senin güçlü olmanı? üstüninsan öğretisini kurarken, kaygısız bir yaşama dalan insanları hedef almaz ki hiç. bunu söylerken, ileriye gitmek isteyen insanların ayağı takılmasın diye uyarır onları birer birer. "unutma!" der, "yapayalnız olacaksın bu yolda..."
tüm bu keskin ve kasvetli dünyasına, uzmanların nice zaman sonunda menenjit tanısı ile açıkladıkladığı zihinsel çöküşüne rağmen onun dünyaya bakışı schopenhauer gibi umutsuz bir yerde değildir. schopenhauer için dünya; aslında olmaması gereken, kötü olan bir şey, bir suçtur. nietzsche ise bengidönüş diye adlandırdığı düşüncesi ile kişinin kendi yaşamını tekrar ve tekrar yaşamak istemesi yani onu sahiplenmesi gerektiğini vurgular ki bu düşünce temelinde, 'amor fati'nin (kaderini sev) de önkoşuludur.
***kitapta zerdüşt'ün öğrencilerinden biri olan en çirkin insan yaşama sevgisini zerdüşt'ten öğrendiğini söyler ve ekler:
"bu muydu - yaşam?" diye sormak istiyorum ölüme.
pekala! bir kez daha!
kaynakça:
ışık, yıldız. "böyle duyurudu zerdüşt (1)." wordpress. 5 şubat 2016. web. 1 şubat 2026.
wikipedia. "friedrich nietzsche." web. 1 şubat 2026
nietzsche, friedrich. "böyle söyledi zerdüşt" çev. mustafa tüzel. türkiye iş bankası kültür yayınları, 2023. 32. baskı.




2 Yorum