top of page

nobel alamadığım bir eylem olarak: beyazı düşünmek

  • Yazarın fotoğrafı: Cemile Büşra Gür
    Cemile Büşra Gür
  • 9 Nis
  • 7 dakikada okunur


geçen yılın nisanına denk geliyor olmalı, bir cumartesi sabahı bisikletimi park edip yemyeşil çimenlerin üzerine öylece uzanmıştım. o gün hava şahane ve doğrusu keyfim de pek yerindeydi. bir buçuk saat aralıksız yüzmüş, kendime ödül dondurmamı kaşıklıyordum. tabi yine bir söğüt ağacının gölgesindeydim... ağacın dalları salınadursun, ben hasan dağını izlemeye koyulmuştum. üzerindeki karların azaldığını fark ediyordum, günbegün beyazlığını yitiriyordu. ağzımda dondurmamla oynaşırken, elimdeki kasenin beyazlığı hoşuma gitti. beyaz, beyazlar ve beyazlık gibi şeyler üzerine düşünürken biraz da dondurmanın eriyişini izledim.

 

çimenlerin arasından telefonumu bulup aklıma gelen bütün beyazları yazmaya başladım: süt, kar, pamuk, işte ne bileyim bulutlar, köpükler, fincanlarım, beyaz önlüğüm...  aman ya rabbi, yazdıkça ne kadar hoşuma gidiyordu bu beyazı düşünmek işi! kıkırdayarak yazmaya devam ediyordum: zamanı beyaz bir taşın içinde taşıyan heykeller, fotoğrafların kenarındaki yaşanmamış boşluklar, bu gece mutlaka bitecek bir tabaka sigara, denizin üstünde sallanıp duran kayıklar, sonra ne bileyim bir beyaz kağıt mesela... ne hoş olur bütün düşlerini yazmak ona! yasemin, zambak ve papatya... belki beyaz bir gül, allah'ım ne hoş şeylerdi bunları düşünmek! 


barışın timsali güvercinler de beyazdı, umut'un ilk horozu alibey de. tabi ya! ne asil bir horozdu bilseniz! köpekler bir gece kümesimizi bastığında onlarla yiğit bir delikanlı gibi mücadele etmiş, tavuklarını korumuş ve gazi olmuştu. sonra gazi ali bey diye andık onu. evet, işte o da bembeyazdı. mesela hayvanlardan atların da bembeyaz olanları vardır, anneannem evlendiğinde beyaz bir atın sırtında gitmiş dedemin köyüne. bembeyaz bir at imiş o da. tabi ya, anneannemin gelinliği de bembeyaz olmalı. bir yandan bisikletimi pedallıyor, bir yandan da bunları düşünüyordum. beyaz, beyaz, beyaz...


ali bey ailesi ile birlikte
ali bey ailesi ile birlikte


o gün bugündür, telefonumun notlar bölümünde bir liste şu başlık altında devamlı güncellenmektedir: beyazı düşün!


bir yıldır beyazı düşünüyorum ve bunun bana ne kadar iyi geldiğini fark ediyorum. kötü bir şey oluyor mesela ne bileyim bazen hayat beni o gün karşısına alıyor, elim ayağıma dolanıyor, ağzıma uymayan küfürler ediyorum bölük pörçük... sonra duruyorum.


evet, duruyorum

beyaz hakkında düşünüyorum  

başka ne beyaz olabilir?


mesela ilk gençlik yıllarımda zihnime binlerce düşünce üşüştüğünde geceleri uyuyamaz ve tavan ile baş başa kalırdım. o zamanlar ranzanın üst katı bana aitti ve dolayısıyla tavanla olan mesafem de epey azdı. ben işte yatağımda bu büyümenin sancılarıyla kıvranırken, yastığım gözyaşlarımla ıslanıp kururken, o beyaz tavan benim sahnem olurdu. her şey bir anlığına dursun isterdim. 


hey içimdeki ipe sapa gelmez düşünceler, 

hey kalbimdeki doludizgin duygular, 

hey ruhumun törpülenmez tarafları! 

durun! 

durun ve şu beyazlığa da bir bakın!


her şeyi susturur, sonra o bembeyaz tavana oyuncularımı fısıltılarla çağırıp binbir sahne kurardım. insanın kendisine bir hayat ısmarlaması için beyaz bir tavan ne kadar da önemlidir, öyle değil mi?


zihnimdeki bu karmaşayı dindiren, beni o ranzanın üst katından alıp bugüne getiren tek bir sığınak var: sadeliğin ve yeniden başlamanın sembolü olan o beyaz dokunuşlar. beyaz bir düş, beyaz bir mum, beyaz bir çarşaf... hani o "evvett, bugün yeni hayatımın ilk günü!" diyerek zıpladığım yatağımı örten mis kokulu beyaz çarşaf...


insanın yatağını düşlemesi ne hoş şey! ben yorulduğumda, üzüldüğümde, poliklinikten kaçıp dünyaya küsmek istediğimde hep yatağımı düşlerim mesela. onun beni bağrına bastığı gibi kim basabilir? o hangi defa bana gelme demiştir? benim güzelim, hep en yumuşak tarafı ile ağırlamıştır büşracığını...




uykularımla ilgili beyazlar bunlarla sınırlı değildir. örneğin uykuya dalmadan önce saydığım ayağı sürekli çitlere takılıp düşen şaşkın koyunlar da beyazdır, bir gece ansızın yüzüme ışığını düşüren ay da... biliyor musunuz? ben bir keresinde tam da uykuya dalacak iken yüzüme bir anda ayın ışığı düşmüştü. ne olduğunu anlayamamış, ayaklanmıştım.  — hayatta da böyledir ya, insanlar neler olduğunu anlayamadığında hep birlikte böyle ayaklanır. buna devrimci bir duruş denir. her neyse, ben o gece tek başıma ayaklanmıştım tabi —  bir de baktım penceremden ki ay gelmiş, yastığıma bırakıyor ışığını. aman allahım, ne heyecan ne heyecan! günlüğüme bile yazmıştım;


bu gece yüzüme ayın ışığı döküldü sevgilim,

evet, bir anda... 

sahiden ne hoştu

benimle buna sevindiğin için

teşekkürlerim sanadır, 

gecen güzel olsun ey en güzel!

benimle birlikte ayaklanır mısın?


yüzüme düşen ay ışığı, bir kars gecesine aittir. kars da benim için beyazdır. bir ay doğar türküsü her ne kadar malatya - arguvan yöresine ait olsa da bana kars'ta geçirdiğim ilk geceyi hatırlatır. 


kars yılın çok zamanı kar ile örtülüdür 

ve bu bakımdan beyazdır

kars benim aşkımın, o safi sevgimin biricik şehridir; 

aşk beyazdır


beyazın aşka bu kadar yakıştığını bir de şairlerin o ince sızısından dinlemek gerek. attila ilhan her ne kadar 'aysel git başımdan' diye haykırsa da, zihninden çıkaramadığı o kadını tarif ederken aslında aşkın en saf rengi beyaza sığınmıştır:


...

sen beyaz bir kadınsın

uzaktaki

gözlerin aklımdan çıkmıyor

sen beyaz bir kadınsın

karanlıkları dinleyen

uzaktaki

sarmaşıkları duyuyor musun rüzgârda

yorgun başını

üşümüş yastığına koyuyor musun

uyuyor musun


***


ilhan'ın

uzaktaki beyaz kadını, cemal süreyanın dizelerinde bir şehre dönüşür; hüzünlü, bembeyaz ve uykusuz bir şehre... süreya da aşkın ve kederin coğrafyası karsı çizerken, o bembeyaz uykusuzluğu şöyle bırakır avuçlarımıza:



kars yolculuğunda, şubat 2026
kars yolculuğunda, şubat 2026


öyle güzel ki ölürüm artık

beyaz uykusuz uzakta

kars çocukların da karsı

ölüleri yağan karda

donmuş gözlerimin arası

...


***

kardan kıştan bahsetmişken... 

burada bir sahafımız var, tenhada. kışları orada sahlep içmek pek keyiflidir. sahlepimiz de, o tarçınlı sohbetlerimiz de beyazdır. raflarda bir aytmatov romanı çarparsa gözünüze, içinde bir göl olabilir. ıssık gölde bir beyaz gemi: merhaba beyaz gemi!


beyaz gemi sadece ıssık gölde değil, içimdeki o bitmek bilmeyen umut denizinde de devamlı yüzmektedir. ne zamandır karaya varmayan o geminin bir heyecanlı yolcusuyum! yaşamak; işte böyle hep başı sonu ünlemli bir iş olmuştur benim için. öyle olmasa bir gün bile devam etmezdim şu küstüğümün dünyasında yaşamaya! çocukluğum bir defa bile uyumayarak geçti karne günlerinden önce, ancak birkaç yıldır uyuyabiliyorum yarını bayram olan gecelerde. beyaz çıtçıtlı pabuçlarım, annemin yeni aldığı dantelli çoraplarım yanı başımda bayram sabahını bekler benimle birlikte.




o çocuksu heyecanla beklenen bayram sabahları, zamanla yerini hayatın daha durgun ama daha derin beyazlıklarına bıraktı. çünkü büyümek, sadece beyaz pabuçların içini doldurmak değil; o beyazlığı başkalarına da ulaştırabilmek, insanın insana iyi geldiği beyazları da görebilmek demekmiş. bir dostun gözyaşlarını silen mendilin de, yarasına sürülen merhemin de beyaz olduğunu gördüm. insanın kendisinde de beyazlıklar gördüm. her biri bir dert ağaran saçlar da beyazdı; dünyaya hediye kocaman bir gülüş de... insan her haliyle özeldi, insanların mezar taşları da öyle: onlar da kişiye özel, muntazam ve beyazdı. 


kant'ın mezar taşı da kendine özeldir ve üzerinde pratik aklın eleştirisi'nin son bölümü yer almaktadır:


"zwei dinge erfüllen das gemüt mit immer neuer und zunehmender bewunderung und ehrfurcht, je öfter und anhaltender sich das nachdenken damit beschäftigt: der bestirnte himmel über mir und das moralische gesetz in mir."


"iki şey üzerine sık sık eğilip ısrarla düşünülürse insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç bir saygıyla dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası."


üzerimizdeki göğü süsleyen yıldızlar da beyazdır, kantın içindeki ahlak yasası da...


***


dudaklarım yumuşak bir şeyi kavrıyor ilk defa.

hayatta kalmanın ilk koşullarından biri o şifalı anne sütünü tadıyorum.

belki dondurmamdan bile daha keyifli idi bu anlar.

annemin bana bakarken duyduğu mutluluk, gözlerindeki ışıltı...

var olmanın dayanılmaz beyazlığı! 

dünyaya yeni geldiğimizde ivedilikle sarıldığımız kundak, buradan ayrılırken sarıldığımız kefen..

birileri bizi hep de beyazlara sarmalar durur


hayat, bu iki beyaz örtü arasında ellerimizle ördüğümüz bir hikâyedir. 


ellerim ne için var? diye sorup durduğum dizelerin cevabı da beyazla uzaktan yakından ilgilidir. örneğin parmaklarımın dolaştığı piyanonun tuşları da, öptüğüm mektupların zarfı da beyazdır. akrep ve yelkovan da bir beyaz zaman kadranı üzerinde dolanıp durmaktadır. bir zaman sonra ise benim işim gücüm de hep beyazla olacaktır. evvela besmele giyeceğim eldivenler beyazdır. ellerimin dokunacağı o mucizevi beyin de özünde bir beyaz cevherdir!


substantia alba,

insanın özü bir beyaz cevher!



magusa limanı ile uğraşırken, kasım 2024
magusa limanı ile uğraşırken, kasım 2024

bu öz; dış dünyanın ritmiyle birleşir, mevsimlerin beyazlığına karışır. 

baharı müjdeleyen erik ağacının çiçekleri, eylülde içilen kahvenin köpüğü, bir yaz sabahı sakince salınan perdeler, kışın lapa lapa yağan kar, fal baktığın papatyanın yaprakları, ılık bir gölde neşeyle çırpınıp duran ördekler... bunların tümü de beyazdır!


ördekleri çok severim. bir evim olacaksa, bahçesinde ördeklerin de benimle birlikte yaşamasını çok isterim. ev sahibi olmak da beyazdır tabii ki. yumurta, un, şeker. çırp çırp çırp! kabartma tozu ve vanilya. çırp çırp çırp! bakın hepsi, nasıl da hepsi beyaz! çorbaya tuz, çaya şeker var mı? hepsi beyaz! 


neyi unuttum? incileri tabii! 

onlar dünyadaki en güzel beyazlık olabilirler... inci küpelerimi çok seviyorum. onları her taktığımda dünyanın en güzel kadını gibi hissediyorum kendimi, gözlerime bir ışık gelip oturuyor. bence her kadın, dünyanın en güzel kadını gibi hissettiği aksesuarlar ve zamanlar bulmalıdır kendine. aksi pek kara bir fikir. çünkü bulamazsak bu dünyayla ilişkimiz biraz aksayabiliyor, yüzümüz düşüyor.


savaşların içinde de birçok kadın bulunmaktadır fakat onların ne böyle aksesuarları ne de mutlu zamanları bulunmamaktadır. onların yakalarında uzun zamandır yalnızca acı ilişiktir. o kadınlara dünyanın en güzel kadını olma hissini geri verebilmeyi çok isterdim. şimdi dua ediyor, yazıyor ve kendimi adam etmeye çalışıyorum. bir yerlere gelecek olursam, onlara kocaman gülümseyecek ve ellerinden öpeceğim. 


her neyse, evet inciler... 

bir de şule ablacığım bana söylemişti, "kendini görmüyor musun? bir inci gibi parlıyorsun bu karanlıklar içinde", diye...  ne kadar utanmıştım onun bu lafını ilk duyduğumda, "öyle miyim sahi?" demiştim. sonra ne oldu biliyor musunuz? birileri karşıma geçip benimle dövüşmek istediğinde ben yolumu değiştirmek yerine kafalarına bir yumruk geçirdim, "buyrunuz hodri meydan!" dedim. "yanlış yapıyorsun, o iş öyle yapılmaz" dediklerinde "ben en çok burnumun dikine gitmeyi tercih ederim, oranın manzarası çok hoşuma gidiyor" dedim. yani o günden sonra hep kadife bir kutunun içindeki o inciyi düşledim ve onu korumak için de elimden geleni yaptım. bu yazıyı yazmak da belki içimdeki bu inciyi bir koruma girişimidir, bilemiyorum.




artık satırlarımın sonlarına yaklaşmış ve bu beyaz yolculuğumuzu tamamlarken, beyazların sıralandığı bir listenin nasıl da bir yazı haline geldiğini açıklamalıyım.


***


yavaş şeyler hakkında yazmak istediğim bir başka cumartesi günü (nisan 2026) sandalyemi kitaplarımın karşısına çektim, raflarıma bakınmaya başladım. onu aldım şunu koydum derken bu kitapta durdum; beyaz kitap

evet dedim, bu kitap yavaş şeyler anlatıyor olabilir! 


biraz sayfaları karıştırdım, bir de ne göreyim! meğerse bu kitap beni başka bir bakımdan ilgilendiren bir eser imiş. beyaz listesi ile başlıyor, kısa ve buruk beyaz hikayelerle akıp gidiyor imiş. 





insan hayatının kırılganlığını ortaya koyan yoğun şiirsel düzyazı tekniği ile 2024 yılı nobel edebiyat ödülüne layık görülen han kang hanımefendi, beyaza biraz daha karanlık bir yerden bakıyor. benim beyazım ise biraz daha yaşama sevinci ile dolu diyebilirim. aslında bahsettiklerimiz bir madalyonun iki yüzü gibi, iki yüzü de beyaz olan bir madalyonun tabii...


yazar, kendi beyaz listesini hazırlamaya bir bahar günü girişmiş. ne tesadüf, ben de ömrümün baharlarından birinde idim ve kendi dünyamın beyazları hakkında yazmaya işte böylece cüret etmiş oldum. insanın beyazlar hakkında konuşmak için ille de bir bahara -çetin bir kış sonrası gelen- ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.


bir zaman sonra beyazlarım çoğalırsa sizlere yine yazacağım, siz de bana yazın mutlaka.

belki bir gün hassasiyet nobeli diye bir kategori de açılır, o zaman biz de yüreğimizle aday olabiliriz sevgili okurlarım, ne dersiniz?



içinizdeki beyaz cevheri ve dahi inci olma halinizi daima korumanız dileği ile...



büşra 🌱

9 nisan 2026, perşembe | a k s a r a y





artık ben sana beyaz şeyleri vereceğim

kirletilse de, beyaz şeyleri,

yalnızca beyaz şeyleri uzatacağım sana.

artık daha fazla kendime sormayacağım.

bu hayatı sana uzatsam olur mu, bilmem.

(beyaz kitap - 2016)



 
 
 

Yorumlar


bottom of page